Tabuta Sığmayan Kahraman: Bordo Bereli Şehit Selçuk Paker

Tabuta Sığmayan Kahraman: Bordo Bereli Şehit Selçuk Paker
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A+ A-

Bordo Bereli Şehit Selçuk Paker, vatanına, milletine, devletine ve bayrağına bağlılığıyla tanınan; imanını hayatının merkezine koymuş bir Türk askeriydi. Genç yaşlarından itibaren şehadet fikrini yüreğinde taşıyan, bu uğurda duasını eksik etmeyen Selçuk Paker; görev bilinci yüksek bir asker, ahlakıyla çevresine örnek olan bir insan, ibadetiyle hayatını şekillendiren samimi bir Müslümandı.

Gençlik yıllarını disiplin ve sorumluluk içinde geçirdi. Ümraniye Ülkü Ocakları’nda iki yıl başkanlık yaptı. Aynı zamanda Nur talebesiydi. Beş vakit namazını hayatının vazgeçilmezi bildi; niyazını, duasını ve ibadetini hiçbir zaman ihmal etmedi. Evlat olmayı, asker olmayı ve Müslüman olmayı aynı vakar içinde taşıdı.

Şehidimiz, 6 Nisan 1991 tarihinde İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. İlköğrenimini Ümraniye Uzun Mehmet İlköğretim Okulu’nda tamamlamıştır. Ortaöğrenimini Atakent Lisesi’nde sürdürmüş, 18 Haziran 2010 tarihinde teşekkür ve takdir belgeleriyle mezun olmuştur. Okul yıllarında basketbol takımında yer almış, bireysel olarak boks sporu ile ilgilenmiştir. Kendi yaş ve sıkletinde İstanbul’da dereceler yapmış, İstanbul birincisi olarak altın madalya kazanmıştır. Sportif kişiliğinin yanında ailesine ve çevresine karşı görev ve sorumluluklarının bilincinde bir birey olmuştur.

Selçuk Paker, kısa sayılabilecek ömrünü ölümsüz ve şerefli bir iz bırakarak tamamladı. Onu tanımak; bir askerin görevle, bir müminin imanla, bir evladın anne duasıyla nasıl yürüdüğünü görmek demektir. Selçuk Paker’in hayatı, yalnızca görev yaptığı operasyonlarla değil; annesi Sevgi annemizin anlattığı hatıralarda saklı iman, fedakârlık ve şehadet özlemiyle anlaşılabilir.

Sevgi annemiz, Selçuk Paker’i anlatırken söze çoğu zaman namazla başlar. Çünkü onun hayatında her şeyin başı ve sonu namazdı. Annesi anlatır: Evladıyla konuşurken saatlerin, mekânların, hatta mermilerin bile önemi yoktu; önemli olan, kılınan namazın ardından edilen duaydı.
Bir akşam yine telefonda konuşurlarken Sevgi annemiz, oğluna akşam namazını kıldığını ve ardından ona dua ettiğini söyler. “Rabbim seni doğmamış evladına bağışlasın diye dua ettim,” der. O sırada Selçuk Paker cephededir; konuşurken üzerinden mermiler geçmektedir. Buna rağmen sesinde ne bir telaş ne de bir korku vardır. Çünkü o, kaderine çoktan teslim olmuş bir yüreğin sahibidir.

Henüz on bir aylık evlidir. Eşi iki aylık hamiledir. Evlilik süresince evinde geçirdiği zaman dört ayı bile bulmaz. Sürekli operasyondadır. Buna rağmen hiçbir zaman şikâyet etmez. Sevgi annemizin ifadesiyle, evde olmaktansa askeriyede kendini daha huzurlu hisseder. “Burada daha rahatım, daha huzurluyum,” der. Bu sözler, bir kaçışın değil; bilinçle seçilmiş bir yolun ifadesidir.
Selçuk Paker’in mücadelesi yalnızca cephede değildir.

İstanbul’da oturdukları evin az aşağısında bir park vardır. Sevgi annemiz, oğlunun sık sık kendisinden para istediğini anlatır. Öğle namazı için, ikindi namazı için, akşam namazı için… Bir gün dayanamaz ve sorar:
“Oğlum, sen sigara içmiyorsun, kötü bir şey yapmıyorsun; bu paraları ne yapıyorsun?”
Aldığı cevap, Selçuk Paker’i anlatmaya tek başına yeter:
“Reisim, o paralar çok güzel bir yere gidiyor. Ben buradan çıkıyorum, Sevgi Parkı’na gidiyorum. Orada oynayan çocukları alıyorum, namaza götürüyorum. Namazımızı kılıyoruz, sonra ne istiyorlarsa alıyorum. Gençlerimiz sokaklarda sürünmesin, kötü alışkanlıklar edinmesin, imanlarını kurtarsınlar”derdi.

Sevgi annemize göre Selçuk Paker’in bütün mücadelesi buydu. Daha ortaokul yıllarından itibaren annesinden tek bir isteği vardı: Dua. “Analara dua yakışır,” derdi. “Anaların duası kabul olur. Dua et, ben şehit olayım.” Bir hasta görse yanına koşar, “Sen hastasın, senin duan kabul olur,” Bir yaşlı görse yanına gider "Sen yaşlısın, senin duan kabul olur, dua et ben şehit olayım" diyerek yine aynı isteği dile getirirdi. Şehadeti isterdi; bunu gizlemezdi, saklamazdı.

Sevgi annemiz bazen oğlunu çok özlediğini söylerdi. Selçuk Paker ise her defasında aynı sakinlikle cevap verirdi:
“Dur hele reis, azıcık bir çatışayım, azıcık bir savaşayım, ondan sonra.”
Annesini çok sevdiğini söyler ama askeriyede olmanın kendisine verdiği huzuru da inkâr etmezdi.

Ve o sabah… Saat 06.18 Selçuk Paker annesine mesaj attı. Onlar hep böyle yaparlardı; birbirlerini sabah namazına kaldırırlardı. “Reisim, Allah kabul etsin,” dedi. Sabah namazını kıldılar. 
O sabah, sabah namazının ardından Selçuk Paker ve silah arkadaşları görev için hareket ettiler. Günlerdir üzerinde çalışılan, riskli olduğu bilinen bir binaya girilecekti. Operasyon planlıydı, dikkatliydi. Alt kata inildiğinde önlerine kalın bir demir kapı çıktı. Selçuk Paker, güçlü ve kararlı yapısıyla balyozu eline aldı. Komutanı onu uyardı; kapının kesiciyle açılmasını önerdi. Selçuk Paker ise komutanına söz verdi:
“İki balyoz. Olmazsa kestiririz.”
İlk darbe kapıyı sarstı.
İkinci darbede kapı düştü.
Kapı düştüğü anda karşı taraftan ateş aldı.
Silah arkadaşları Selçuk Paker’i saniyeler içinde güvenli alana aldılar ve acilen hastaneye kaldırıldı. Hastanede hemen ameliyata alındı. Ameliyat başarılı geçti. Saatler ilerledi. Öğleye doğru Selçuk Paker kendine gelmeye başladı. Doktorlar “Nasılsın?” diye sorduğunda verdiği cevap, onun kim olduğunu bir kez daha gösterdi:
“Çok şükür… Elhamdülillah” dedi.
Annesini sordu.
“Anneni almaya gittiler, birazdan getirecekler,” dediklerinde Selçuk Paker hafifçe gülümsedi. O an, Selçuk Paker’in hayata tutunduğu düşünülüyordu. Ancak kader, yazılmış olanı tamamlıyordu.

Saat dörde yirmi kala, ameliyat sırasında dikilen aort damarı yeniden patladı. Yapılan tüm müdahalelere rağmen artık alınacak bir önlem kalmamıştı. Saat dördü yirmi geçe Selçuk Paker, gönülden âşık olduğu Rabb’ine ve O’nun sevgili Peygamberi’ne kavuşarak arzuladığı şehadete yürüdü.

Bu haber Sevgi annemize ulaştığında, bir annenin yüreğini dağlayacak en ağır cümle söylenmişti. Ama Sevgi annemiz, o an gözyaşından önce şükürle konuştu. Yıllardır evladının dilinden düşürmediği, her fırsatta istediği o duanın kabul olduğunu biliyordu. Elleri titreyerek değil, tevekkülle açıldı semaya. “Elhamdülillah Rabbim,” dedi. “Çok istiyordu. Şehadet şerbetini nasip ettin.”
Sevgi annemiz, Selçuk Paker’in kendisine yıllar boyunca söylediği sözleri o gün yeniden hatırladı:
“Sen şehit anası olacaksın. Ağlamayacaksın. Dik duracaksın.”
Ve gerçekten de dik durdu. Acısını inkâr etmeden, isyana kapılmadan… Çünkü o, evladını vatana emanet ettiğini bilen bir anneydi. Şehit annesi olmanın ne demek olduğunu, gözyaşından önce imanla taşıdı.

Şehadetin ardından Selçuk Paker’in kabri bir ziyaretgâh oldu. Türkiye’nin dört bir yanından insanlar akın akın geldi. Sevgi annemiz, gelenleri kabir başından alıp evine götürdü. Aynı sofraya oturdular. Farklı şehirlerden, farklı hayatlardan gelen insanlar aynı masada buluştu. Sevgi annemiz o anı anlatırken şunu söyler:
“Bizi bir araya getiren Selçuk oldu. Elhamdülillah.”
O sofralar, bir evladın yalnızca cephede değil, kalplerde de nasıl iz bıraktığının sessiz şahidiydi.
Sevgi annemiz bugün hâlâ konuşurken kendisini değil, evladının davasını anlatır. En çok da diğer asker ve şehit annelerine seslenir. Şehadet haberinin geldiği anlarda isyana düşülmemesini ister. “Elhamdülillah deyin,” der. “Biz bu topraklarda ayakta durabiliyorsak, bu şehitler sayesinde duruyoruz. Selçuk’tan önce de nice şehitler verdik. Evlatlarımız bu vatan için yürüdüler.”

Selçuk Paker’in hayatı, bir askerin görev bilinciyle; bir müminin imanıyla; bir evladın anne duasıyla nasıl yürüdüğünün canlı örneğidir. Ardında yalnızca bir üniforma değil, namazla yoğrulmuş bir ömür, şehadetle mühürlenmiş bir hayat ve dik duran bir anne bıraktı.
Bu topraklar, Selçuk Paker gibi evlatlarla vatandır.
Bu millet, Sevgi annemiz gibi annelerle ayaktadır.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a‘sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Bu satırlar; bir aslanın şehâdetini, bir annenin sabırla yoğrulmuş duruşunu ve bir milletin imanla ayakta kalışını anlatma gayretidir. Kelimeler ne kadar özenle seçilirse seçilsin, bir şehidin makamını ve bir şehit annesinin yüreğini tam manasıyla anlatmaya asla kâfi gelmez.
Bu yazıda eksik kalan, ifade edilemeyen, kelimelere sığmayan her şey için affımı diliyorum. Şehidimizin aziz hatırası önünde hürmetle eğiliyor; başta Sevgi annemiz olmak üzere tüm şehit annelerimizin ellerinden saygı ve minnetle öpüyorum. Rabb'im sabırlarını artırsın; evlatlarını Peygamber Efendimize komşu eylesin, ve cümlemize de şefâatlerini nasip eylesin. 
Ruhunuz şâd, makamınız âlî, mekanınız cennet olsun..
Önden gidenlere selam olsun..
Selçuk Paker ve tüm kahraman şehitlerimizin aziz hatıralarına ithafen..

Sevgi ve saygılarımla...

Göynük Gazetesi'nde yayımlanan köşe yazıları, yazarlarının kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.
Her köşe yazısı yalnızca yazarı sorumluluğundadır ve Göynük Gazetesi'nin kurumsal görüşünü temsil etmez.
Yazılarda dile getirilen fikir, eleştiri ve değerlendirmeler, düşünce özgürlüğü çerçevesinde yayımlanmaktadır.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.