Osmanlı'nın Sessiz Öğüdü… Merhametle Yaşa
- Telegram
Bir medeniyeti ayakta tutan yalnızca taş, tuğla ve saraylar değildir. Asıl olan, kalptir. Vicdandır. Merhamettir. Ve işte tam da bu yüzden Osmanlı, yalnızca bir devlet değil; bir vakıf medeniyeti idi.
Yunus Emre 'nin “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözü, Osmanlı’da bizzat hayatın kendisiydi. İnsan için kurulan aşevlerinde kedilerin, köpeklerin doyurulduğu; sırf hayvanlar için vakıfların tesis edildiği; kuşlar için saray gibi yuvaların inşa edildiği bir anlayıştan söz ediyoruz. Merhametin, taşla buluşup mimariye dönüştüğü bir incelik…
Osmanlı şehirlerini süsleyen kuş evleri, yalnızca estetik bir detay değildi. Rüzgâr almayan cephelere, güneş gören yüzlere yapılan bu minik saraylar, bir toplumun kalbinin nereye baktığını anlatıyordu. Bir taşın içine merhamet oyulmuştu adeta. Bugünse, kuşların konmaması için binalara dikenli teller çekiyoruz. Nereden nereye…
Vakıf geleneği, insanı merkeze alırken hayvanı asla dışarda bırakmadı. Sokak hayvanları için ciğer dağıtan vakıflar, göç yolunda yaralanan leylekleri tedavi eden müesseseler, dağ başlarındaki kurtlara bile yiyecek ulaştıran hayır anlayışı… Osmanlı insanı, sadece insanın değil, bütün mahlûkatın hukukunu gözetmeyi bilmişti.
Fransız şair Lamartine’nin şu cümlesi, aslında bir medeniyetin özeti gibidir:
“Türkler, Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler.”
Bu hürmet; sokak başlarına konulan su kaplarında, kış vakti kuşlar için serpilen buğdayda, yaşlanan binek hayvanlarının ölene dek bakımla korunmasında kendini gösterirdi.
Osmanlı’da hayvan hakları yalnızca vicdanlara emanet edilmemişti. Kanunlarla güvence altına alınmıştı. 1587 yılında çıkarılan fermanla hayvanlara kapasitesinin üzerinde yük bindirilmesi yasaklandı. 19. yüzyılda yük sınırları kilo kilo belirlendi. Cuma günleri hayvanların çalıştırılmaması emredildi. Sakat, zayıf, yorgun hayvanlar yük taşımaktan men edildi.
Dahası, sokak hayvanına zarar verenler cezalandırıldı. Kuş yuvasını bozmak suç sayıldı. Avcılığa sınırlar getirildi. Çünkü Osmanlı için hayvan, eşya değil; can idi. Hak sahibiydi.
Şam’daki “Kediler Camii”, Bursa’daki “Gurabâhâne-i Laklakan” yani leylek hastanesi, İstanbul’da kediler için günlük ciğer tahsis eden vakıflar… Bunlar birer masal değil, arşiv belgeleriyle sabit hakikatlerdir.
Bugün hayvan haklarını konuşuyor, yasaları tartışıyoruz. Oysa yüzyıllar önce bu topraklar, merhameti kurumsallaştırmıştı. Bizim kaybettiğimiz belki de tam olarak budur: kalpten hukuka uzanan o ince yol.
Hayvan sevgisi, bir toplumun vicdan aynasıdır. O aynaya baktığımızda ne gördüğümüz ise bizi biz yapan asıl cevaptır. Osmanlı, o aynaya baktığında merhameti görüyordu. Biz de yeniden görebilir miyiz?
Belki işe, bir kap suyla…
Bir parça ekmekle…
Bir gölgelikle…
Bir dua ile başlamalıyız.
Çünkü merhamet, küçücük bir dokunuşla başlar; ama koca bir medeniyet inşa eder.























