Mütevazı Okulun Koca Yüreği: Füsun Öğretmen Anısına...
- Telegram
Kıymetli okurlar,
Uzaktan bakınca köy hayatı hepimize bir şiir gibi, bir tablo gibi gelir ya... Ama inanın, o kıvrıla kıvrıla uzayan yolların kahrını en çok her gün o yolları arşınlayanlar bilir. Hayatı gözlemlemeyi, insana dair hikayeleri gözlemlemeyi seven biri olarak, kırsaldaki mütevazı okulların ardında yatan o devasa fedakârlıkları düşündükçe her zaman içim huzurla dolar. Bu köylerde, eğitime aç, yanakları al al olmuş, gözlerinin içi gülen çocuklarımız var...
Öğretmenlerine öylesine derin bir sevgiyle, öylesine saf bir umutla bakıyorlar ki, insan "İyi ki bu meslek var, iyi ki bu memleketin o koca yürekli öğretmenleri var" demeden edemiyor.
Öğretmenlik elbette sadece tahtaya iki satır yazı yazmakla, müfredatı anlatıp geçmekle olacak bir iş değil; hamurunda bolca şefkat, sonsuz bir adanmışlık isteyen eşsiz bir sanat. Mustafa Kemal Atatürk ne kadar da doğru söylemiş: “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneği kazanmamıştır.” O minicik beyinleri, o tertemiz yürekleri bir kuyumcu edasıyla, ilmek ilmek işleyen baş mimarlar onlar işte.
Şehirdeki okulları hepimiz biliyoruz; her şey el altında, imkanlar geniş. Ama köyde yapısı gereği şartlar hep biraz daha çetindir dostlar. Fakat birçoğuna eziyet gibi gelebilecek bu zorlukları, sevgiyle harmanlayıp çocukların dünyasında masalsı bir anıya dönüştüren yürekler var.
Tıpkı Füsun Öğretmen gibi...
Füsun Öğretmen, okula sadece mesaisini doldurmaya giden bir memur değil. O minicik, koca yürekli bedenlere adeta kanatlarını germiş, onlara bir anne şefkatiyle kucak açmış bir kahraman o.
Fiziki şartların eksikliğini falan hiç umursamıyor. Sınıfını kendi elleriyle bir güzel süslüyor, sınıfını harika bir ortam haline getiriyor. O mütevazı sınıf, Füsun Öğretmen'in güler yüzü ve anne şefkatiyle bir anda çocukların en güvenli, en huzurlu yuvası oluveriyor.
Üstelik Füsun Öğretmen'in o çocuklara duyduğu sevgi sadece dört duvar arasına da sığmıyor. Hele bir bahar gelsin, havalar hafiften ısınsın... Okulun bahçesinde bambaşka bir tatlı telaş başlıyor. Füsun Öğretmen çocukları etrafına topluyor; o minicik elleri kendi ellerinin arasına alıp beraber toprağı kazıyorlar, okulun bahçesine fidanlar dikiyorlar.
Can suyunu çocuklarla beraber veriyor. Aslında o bahçeye ektikleri fidan falan değil dostlar; o çocukların tertemiz yüreklerine ektikleri umut, özgüven ve sevgi tohumları... Her bir fidanın yeşermesini, kendi çocuklarının büyümesi gibi izliyor, öyle değer veriyor doğaya ve toprağa da, tıpkı öğrencileri gibi... Öğrencileriyle vakit geçirirken onlara öyle bir bakışı var ki... İşte o karşılıksız sevgi, bir çocuğun tüm dünyasını aydınlatmaya yetiyor da artıyor bile.
Tabii iş sadece okulla, bahçeyle de bitmiyor. Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür” derken ne kadar haklı, değil mi? O nasırlı ellere, o üreten insanlara gönül köprüleri kurmak lazım. Füsun Öğretmen bunu o kadar içten yapıyor ki...
Kırsalda imkanlar kıt olabilir, şartlar insanı zorlayabilir. Ama yüreğini ortaya koyan, o yavruların geleceği için bir anne şefkatiyle çırpınan Füsun Öğretmenlerimiz oldukça, inanın bu ülkenin sırtı yere gelmez.
Bu haftaki yazımı, hepimizin kulağına küpe olması gereken, ataleti ve tembelliği elinin tersiyle iten o muazzam sözle bitirmek istiyorum dostlar:
“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden, rahat yaşama yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş insanlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”
Emeğiyle yürekleri ısıtan, toprağa ve çocukların kalbine umut fidanları eken herkese selam olsun. Sevgiyle, en içten samimiyetimle kalın...
Hoşça kalın.

























