Bodrum Biletine Alkış, Umre Biletine Nasihat
Samimiyet Sınavımız
- Telegram
Gelin bugün hepimizin ezbere bildiği, zaman zaman şahit olduğu, belki de bazen bizzat düştüğü bir çifte standardı, usulca halı altına süpürdüğümüz o meşhur "yargılama" huyumuzu konuşalım.
Hepimizin aklına kazınan o tanıdık repliği bilirsiniz: Birisi ikinci, üçüncü kez hacca veya umreye gideceğini söylediğinde masadan mutlaka o ses yükselir: "Ne gereği var canım sürekli gitmenin? O kadar parayı harcayacağına git bir fakiri doyur, bir öğrenci okut!" İlk bakışta kulağa ne kadar da vicdanlı, ne kadar da rasyonel geliyor değil mi? İyilik yapmanın, yardımlaşmanın yüceltildiği bu cümlenin altında aslında toplumsal bir fayda yatıyor gibi görünüyor. Peki ama bu hassas terazimiz, konu başka harcamalara geldiğinde neden aniden bozuluyor?
Her yıl yaz geldiğinde Bodrum'a, Çeşme'ye, Alaçatı'ya gitmek, aynı iskelede defalarca güneşlenmek, aynı sokaklarda defalarca yürümek kimseye "tuhaf" gelmez. Senede birkaç kez Londra'da alışverişe çıkmak, Paris'te kahve içmek, Milano'da yeni sezon ürünlerini kovalamak bir vizyon, bir yaşam tarzı olarak alkışlanır. Ömrü boyunca aynı yazlık beldeye 30 kez giden birine dönüp de "Ne gereği var kardeşim, Bodrum'u bir kere gördün işte, o parayı niye ihtiyaç sahiplerine vermiyorsun?" diyen çıkar mı? Çıkmaz. Çünkü tatil, kişinin "kendi parasıyla" yaptığı, kimseyi ilgilendirmeyen bir tercihtir.
İşte meselenin koptuğu yer tam da burası. Kişisel özgürlükler ve tercihler söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmazken, bir başkasının "tercihi" maneviyata, ibadete yöneldiğinde neden aniden toplumun mali müşaviri, vicdan bekçisi kesiliyoruz?
İnsanın ihtiyaçları sadece etten, kemikten, lüks restoranlardan veya şezlonglardan ibaret değildir. Kimi insan denizin mavisinde, hareketli bir tatil beldesinin ışıklarında bulur neşesini; o dünyaya, o "aleme" aittir. Kimi insan ise ruhunun şifasını, iç huzurunu Kabe'nin gölgesinde, manevi bir yolculukta, o derin sessizlikte ve ibadette arar. İkisi de insani birer ihtiyaçtır. Birinin kalbi New York sokaklarında atarken, diğerinin kalbi Mekke'de atabilir.
Toplumsal dayanışma, yoksulu gözetmek, öğrenciye burs vermek hepimizin, her görüşten insanın ortak erdemi olmalıdır. Ancak bu erdemi, sadece dini vecibelerini yerine getiren insanların önüne bir "suçluluk barikatı" olarak koymak samimiyetten uzaktır.
Eğer lüks bir restoranda yenen binlerce liralık bir akşam yemeği, alınan pahalı bir çanta veya çıkılan lüks bir Avrupa turu hesaba çekilmiyor, "ihtiyaç sahiplerinin hakkı" olarak görülmüyorsa; bir insanın ruhunu doyurmak için biriktirdiği parayla çıktığı manevi yolculuk da sorgulanamaz. Fakiri doyurmak, yoksulu gözetmek hepimizin sorumluluğundadır; sadece umreye gidenlerin değil, tatile gidenlerin de, alışverişe çıkanların da...
Hayat kısa. Hepimiz bu dünyada kendi inançlarımız, değerlerimiz ve bütçemiz doğrultusunda bir şeyler inşa etmeye çalışıyoruz. Kimimiz toprağın üstündeki günlerini en konforlu, en keyifli şekilde geçirmeye odaklanırken; kimimiz hem toprağın üstünü yaşayıp hem de "toprağın altı" dediğimiz ebedi hayata yatırım yapma gayretinde.
Bu hayat hepimizin. Eğer bir arada, huzur içinde yaşayacaksak, birbirimizin yaşam tarzlarına, inançlarına ve paralarını nereye harcadıklarına saygı duymayı öğrenmemiz gerekiyor. Sen Bodrum'un gün batımını seviyorsan git; o umrenin manevi atmosferini seviyorsa o da gitsin. Ama birbirimizi "ne gereği var" diyerek kendi dar kalıplarımıza sığdırmaya çalışmayalım.
Çünkü asıl "gereği olan" şey; kimseyi farklı bir yere koymadan, kimseyi yersiz yere yargılamadan, herkesin inancına, tatiline ve huzuruna samimiyetle saygı duyabilmektir.























