Çoban Yaşar
- Telegram
Modern dünyanın hızına kapılıp giden bizler için, Bolu’nun kuytu bir köşesinde, Göynük Arıkçayırı Köyü’nde yaşayan Çoban Yaşar’ın hikâyesi adeta bir zaman makinesi gibi işliyor. Bu belgesel, bize sade ve kendi ritminde akan bir hayatın mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyor. Belgeselin yönetmeni Engin Savaş, Yaşar’ı “sıradışı bir çoban” diye tanıtıyor. Peki, Yaşar’ı sıradışı kılan ne? Aslında tam tersi: O, günümüzün gözünde “sıradan” olmaktan çok uzak bir figür.
Şehirli insanın “normal” kabul ettiği şeylerden —elektrik faturası, trafik, sosyal medya bildirimleri, market alışverişi— tamamen kopmuş biri. Günlük ritmini koyunların meleyişi, hava durumu, otlakların hâli ve mevsimin getirdiği zorunluluklar belirliyor.
Yaşar’ın Dünyası: Birkaç Basit Ama Derin Gerçek
Yalnızlık değil, seçilmiş bir inzivadan oluşuyor. Belgeselde Yaşar’ın köydeki evi gösteriliyor. Etrafında başka insanlar var ama hayatının merkezi sürüsü. Çoğu zaman tek başına; köpekleri, koyunları ve doğayla birlikte. Bu yalnızlık acıklı değil, aksine huzurlu bir dinginlik taşıyor. Modern insanın “yalnızlıktan korkuyorum” diye yakındığı yerde Yaşar, yalnızlığı bir yük değil, bir özgürlük olarak yaşıyor ya da yaşamaya çalışıyor.
Belgeselin merkezinde Yaşar var belki ama herkesin hayatının merkezinde bir Yaşar vardır, kim bilir?
Adı gibi sade, hayatı gibi yalın bir adam. Arıkçayırı Köyü; Bolu’nun yüksek yaylalarına yakın, kışın karla kapanan, yazın yeşilin her tonunu barındıran, Yaşar’ın hem evi hem de dünyası.
Yaşar, sürülerini otlatırken telefonla konuşmuyor, sosyal medyada canlı yayın açmıyor, “like” peşinde koşmuyor. O, hâlâ günün ilk ışıklarıyla uyanıp koyun-keçi sesleriyle gününü tamamlayan biri. Belgeselde gördüğümüz kadarıyla yalnızlığı seçmiş gibi duruyor ya da yalnız kalmaya mecbur bırakılmış olabilir mi? Olabilir tabii ki. Hani bazen insan kapının ağzına kadar itilir, kapıdan çıktı diye suçlu ilan edilir ya… İşte öyle bir şey Yaşar’ın yalnızlığı.
Konuşması az, kelimeleri ağır. Ama her cümlesinde doğayla kurduğu bağın derinliği hissedilmeye çalışılsa da, kitaplarından bize bahsetse de bazı yönleri zayıf kalıyor; izleyiciye o duygu tam geçmiyor.
Modern insanın en büyük ironilerinden biri şu: Teknolojiyle doğadan koparken, doğaya özlem duyuyoruz. Bu belgesel aynı zamanda bir uyarı niteliği taşıyor. Türkiye’de kırsal nüfus hızla azalıyor. Gençler şehre iniyor, yaylalar boşalıyor, geleneksel hayvancılık unutuluyor. Yaşar gibiler son nesil gibi duruyor. Onlar da fırsatını bulsa, okulu bitirip KPSS’ye girip atanma derken belki durmayacak. Onlar gittikten sonra o patikalar, o yaylalar, o çoban ateşleri ne olacak? Belki turistik tesisler, belki beton evler… Belki de sadece sessizlik.
“Çoban Yaşar”, büyük prodüksiyonlu TRT belgeselleri kadar gösterişli değil; kabul etmek lazım, biraz yapay kaldığı da söylenebilir. Amatör çekimler, doğal ışık, keskin kurgu yok. Ama samimiyetiyle ve sahiciliğiyle çok daha etkili. İzledikten sonra insan kendi hayatına dönüp bakıyor: Ben ne kadar özgürüm gerçekten? Kaç kilometre yol yürüsem, kaç saat sessiz kalsam, ne kadarını doğayla paylaşsam huzur bulurum?
Belki de Yaşar’ın en büyük sırrı şu: Sıradışı olan aslında bizleriz. O sadece yaşıyor. Biz ise yaşıyor muyuz, yoksa sadece tüketiyor muyuz?
Arıkçayırı Köyü’nden esen rüzgâr, bir gün belki hepimize ulaşır. O rüzgârda Yaşar’ın sessiz hikâyesi var: “Daha ne olsun ki?” diyor sanki. Ve haklı mı, bunu zaman gösterecek.
Tüm kardeşleri doğum esnasında öldüğü için adı Yaşar konulan bir adamın, eski bir ilkokul öğretmeninin adını yaşatma çabasını anlatmaya çalışmasıydı bu kısa film. Çok ilgi gördüğü söylenemez ama bir filmin değeri çok izlenmesiyle mi ölçülür ki? Ya da bir yazının değeri, çok okunup paylaşılmasıyla mı anlaşılır? Bazen bir şey yapılır, sırf yapılmış olmak için… Kısmette varmış çekilmesi ve çekilmiş. Ne mutlu emeği geçen onlarca kişiye ve güzel hayvanlara. Asıl mesleği tiyatro olup çoban rolüne girmeye çalışan Fatih kardeşime de sonsuz sevgi ve saygılar…























