Zamana Direnen Bir Kasaba, Kadere Direnen Bir Kadın: Elvan
- Telegram
Bazı şehirler vardır; sadece coğrafyasıyla değil, ruhuyla da sizi içine çeker. Bolu’nun puslu dağları arasına gizlenmiş, Akşemseddin Hazretleri’nin gölgesinde huzur bulan Göynük, işte tam da böyle bir yerdir. Ama Göynük sadece tarih meraklılarının değil, Yeşilçam’ın o vakur ve hüzünlü kamerasının da gözbebeği olmuştur.
1971 yapımı “Elvan” filmi, bu tarihi dokuyu bir fon olarak değil, adeta bir başrol oyuncusu gibi karşımıza çıkarır. Daha önce köşemizde sizin için Akrebin Yolculuğu’nu önermiştim; zaman kavramını ve sonsuz bir “şimdi”yi mükemmel anlatan Ömer Kavur filmini hatırlayanlarınız olacaktır. Şimdi ise Elvan filminden bahsetmek isterim.
Elvan filminde yönetmenliği Yılmaz Duru, senaristliği ise Türkan Duru üstlenmiştir. Kadir Savun, Yıldıray Çınar ve Sezer Güvenirgil gibi dönemin yıldız isimleri başrolde yer almaktadır.
Geçmişin Aynasında Göynük
Filmi izlemek, 1970’lerin Göynük’üne açılan bir zaman tüneline girmek gibidir. Yılmaz Duru’nun yönetmen koltuğunda oturduğu yapım, bizi bugün “tarihi doku” dediğimiz sokakların, henüz modern zaman yorgunluğunu taşımayan hâliyle tanıştırır. Arnavut kaldırımlı sokaklarda yankılanan at arabası sesleri, konakların pencerelerinden süzülen akşam güneşi ve dönemin insanının doğallığı, filmi sinematografik bir belgesele dönüştürür.
Göynük’ün meşhur Çubuk Gölü çevresi ve ilçeyi kuşatan sarp kayalıklar, filmde Elvan (Sezer Güvenirgil) ile sevdalısının (Yıldıray Çınar) yaşadığı imkânsız aşkın vahşi ve dokunulmaz yanını simgeler. Kasaba merkezi ise otoriteyi, geleneği ve bitmek bilmeyen “kasaba baskısını” temsil eden bir sahneye dönüşür.
Elvan: Bir Sabır ve Çile Hikâyesi
Başrolü üstlenen Sezer Güvenirgil, dönemin en duru güzelliklerinden biri olarak Göynük’ün saflığını üzerinde taşır. Film, bir yandan büyük bir aşkı anlatırken, diğer yandan Anadolu’nun o yıllardaki sosyal yapısına keskin bir eleştiri getirir. Kadir Savun’un heybetli ve zaman zaman ürkütücü oyunculuğuyla hayat bulan otorite figürü, kasabanın dar sokaklarında sıkışıp kalmış bir kadının trajedisini daha da derinleştirir.
“Elvan”, sadece bir kadın ismi değildir; töre ile kalp ağrısı arasında sıkışıp kalmış, sesini duyuramayan binlerce genç kadının ortak adıdır. Film boyunca Göynük’ün sisli manzaraları, karakterlerin iç dünyasındaki belirsizliği ve hüznü öyle güzel tamamlar ki, izleyici kendini bir anda o kasabanın sakini gibi hisseder.
Neden Bugün Hâlâ İzlemeliyiz?
Çünkü Elvan’da sadece bir hikâye yoktur; modern dünyada kaybettiğimiz “mekân ruhu” vardır. Göynük’ün eşsiz mimarisi, restorasyon görmemiş, yaşanmışlık kokan hâliyle karşımızdadır. Eğer bu topraklarla bir bağınız varsa; filmde görünen bir sokak köşesi, bir çeşme başı ya da uzaktan beliren bir türbe, sadece bir görüntü değil, atalarınızın nefesidir.
Sonuç Olarak
Elvan filmi, Yeşilçam’ın hüzünlü ama onurlu duruşunu, Göynük’ün vakur estetiğiyle birleştiren bir başyapıttır. Göynük’e yolu düşenler ya da orada kökü olanlar için bu film; bir filmden fazlasıdır. Dedelerimizin, ninelerimizin soluduğu havayı 35 mm’lik bir pelikül üzerinden yeniden koklamaktır.
Gelelim filmin benim için özel anlamına…
Rahmetli babam Yaşar Uludağ ve köylerden toplanan diğer çocuklar, bir sahnede ata “Hasan Maşallah” diye seslenmektedir. Tek yapmaları gereken budur; ancak o sahne için defalarca çekim yapılmıştır. Yardımcı yönetmen, babamlara küçük bir kızgınlıkla “Hadi, artık yeter” demiştir. Dönemin zorlu koşullarına rağmen harika bir çekim yapılmış; büyük oyuncu kadrosu ile yerli halk adeta harmanlanmıştır.
Yıllar sonra, Anadolu Üniversitesi’nde Sinema-TV okuyan güzel yürekli kardeşim Engin Savaş için bitirme projesi kapsamında Göynük ve Arıkçayırı’nda geçen bir kısa film çektik. Eski öğretmenlerden Yaşar Uludağ’ın anısını yaşatmak için hazırlanan bu filmde, tıpkı Elvan’da olduğu gibi Çubuk Gölü’ne yer verdik; bölgemizi tanıtmaya çalıştık.
Hani bazı kült filmler vardır ya; adı çok kişi tarafından bilinmez ama kalitesi tartışılmaz… İşte öyle bir deneyim yaşattı bu film. Yerelden çıkıp evrensele ulaşma adına belki küçük bir adım atmıştık. Çok festivale gitti, ödül almadı; ama kıymetli öğretmenlerimizden Yavuz Kutlu hocamız, öğrencilerine kitap sevgisi aşılamak adına gösterimini yapmıştı. Kim bilir, belki bir-iki kişiye kitap sevgisi aşılayarak film gerçek görevini yerine getirmiştir.
Sahi, sizlere sormak isterim:
Bir yazının değeri, onu çok kişinin okumasıyla mı ölçülür?
Ya da bir filmin değeri, milyonlarca izleyiciden elde edilen hasılatla mı belirlenir?
Sanat gerçekten sanat için mi yapılır, toplum için mi?
Bu sorunun cevabını atalarımız da bulamamış, tartışıp durmuş. Belki bizler bulabiliriz…
Güneşli, Elvanlı, Çobanlı, Yaşarlı günler olsun.
Sevgiler, saygılar…
























