İçimizdeki Kurt Ne Kadar Uzakta?
- Telegram
İstanbul’da devlet memuru olarak görev yaparken memleketim Göynük’e sık sık gidip gelmeye çalışırdım. Bayramlarda mezarlık ziyaretleri olmazsa olmazımızdı; eş dost düğünlerine, cemiyetlerine katılabilmek ne büyük lüksmüş meğer… İnsan ayrı kalınca, her şeyin kıymetini daha iyi anlıyor.
Değerli bir dostun, bir yol göstericinin önerisiyle bir kitaba başladım. Bu kitapta kendimden bir şeyler bulunca, sizinle paylaşmak, içimi dökmek istedim. Umarım beğenirsiniz.
Jack London’ın 1903 yılında yayımlanan Vahşetin Çağrısı (The Call of the Wild), sadece bir hayvanın hikâyesi değil; aynı zamanda medeniyet ile doğa arasındaki o ince çizginin, içgüdülerin ve hayatta kalma mücadelesinin zamansız bir destanıdır.
Hikâye, Buck adındaki devasa ve evcil bir köpeğin etrafında döner. Buck, Kaliforniya’da bir yargıcın malikanesinde konfor içinde yaşamaktadır. Ancak 1890’lardaki Klondike Altına Hücum dönemi başladığında, güçlü köpeklere olan ihtiyaç artar ve Buck kaçırılarak kuzeye, dondurucu Alaska’ya satılır.
- Vahşetle Tanışma: Buck, “Sopa ve Diş Yasası”nı öğrenir; hayatta kalmak için ya itaat etmeli ya da hükmetmelidir.
- Kızak Köpekliği: Posta servisinde çalışırken açlık, dondurucu soğuk ve diğer köpeklerle —özellikle rakibi Spitz ile— amansız bir rekabet içine girer.
- Dönüşüm: Her kamçı darbesi ve her av, Buck’ın genlerindeki atalarından kalma vahşi içgüdüleri uyandırır.
- John Thornton: Birçok kötü sahibin ardından Buck, kendisine sevgiyle yaklaşan tek insan olan John Thornton ile tanışır. Aralarında derin bir bağ kurulur.
- Ormanın Sesi: Thornton bir baskında öldürülünce, Buck’ı insan dünyasına bağlayan son bağ da kopar. Buck, ormandan gelen kurt seslerine (atalarının çağrısına) yanıt vererek bir kurt sürüsünün lideri olur.
Jack London bu eserinde Darwinizm ve Spencer’ın “en güçlünün hayatta kalması” teorilerini işler. Buck, bir çöküş değil; tam tersine bir özüne dönüş hikâyesi yaşar. Konforlu hayat onu zayıflatmıştır, ancak vahşi doğa onu gerçek kimliğine kavuşturur.
Vahşetin Çağrısı: Konforun Hapishanesinden Doğanın Gerçekliğine
Bugünlerde hepimiz şehirlerin beton griliğinde, ekranların mavi ışığında “evcil” birer hayat sürüyoruz. Tıpkı hikâyenin başında Yargıç Miller’ın güneşli bahçesinde pinekleyen Buck gibi… Ancak Jack London’ın ölümsüz eseri Vahşetin Çağrısı’nı her okuduğumda kendime şu soruyu soruyorum: Üzerimizdeki bu medeniyet örtüsü ne kadar kalın?
London, Buck’ın hikâyesi üzerinden aslında insan ruhunun derinliklerine ayna tutuyor. Buck, Alaska’nın dondurucu soğuğunda sadece hayatta kalmayı öğrenmiyor; aynı zamanda binlerce yıllık genetik mirasını, yani o “vahşi çağrıyı” keşfediyor. Bizim modern dünyada “vahşet” dediğimiz şey, aslında doğanın ta kendisi; maskesiz hâli.
Kitabı sadece bir “köpek hikâyesi” olarak okumak, ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Bu, konforun uyuşturduğu bir canlının, zorluklar karşısında nasıl devleştiğinin destanıdır. Günümüzde her şeyin ayağımıza geldiği, zahmetsizliğin başarı sayıldığı bir çağda Buck’ın karda açtığı her iz, bize “direnmeyi” hatırlatıyor.
Belki de modern insanın mutsuzluğunun temelinde, içimizdeki o vahşi sesin tamamen kısılmış olması yatıyor. London bize şunu fısıldıyor: Ne kadar evcilleşirseniz evcilleşin, bir gün şartlar değiştiğinde o eski, ilkel ve güçlü yanınız sizi kurtaracak olan tek şeydir.
Sonuçta hepimiz bir parça Buck değil miyiz? Bir yanımız sıcak bir yuva özlemiyle yanarken, diğer yanımız ormanın derinliklerinden gelen o karanlık ama özgür şarkıya kulak kabartmıyor mu?























