Kul Hakkı ve Fesatlıktan Kazanılan Tek Şey Günahtır
- Telegram
Hayatın o bitmek bilmeyen telaşesinde, geçim derdine dalmışken insan olmanın o en narin kuralını sıkça unutuveriyoruz; kimsenin kalbine, emeğine ve sınırlarına basmamayı... Oysa bizim Göynük'ün birbirini tanıyan o sıcak sokaklarında yürürken hep daha derinden hissederim; kul hakkı dediğimiz şey sadece gidip birinin cüzdanını çalmak değil, birinin zamanından, hevesinden veya alın terinden de çalmamaktır.
Özellikle iş hayatında ve günlük koşturmacalarımızda bu incecik çizgi o kadar çabuk silikleşiyor ki; mesai arkadaşının parlak fikrini kendi fikriymiş gibi satmak, uyanıklık yapıp trafikte sıradakilerin hakkından çalmak veya ekip arkadaşı canını dişine takmışken işten kaytarıp bütün yükü ona yıkmak, adını kıvırmadan koyalım, düpedüz hak yemektir.
Bir de bu hakkı öyle ulu orta değil de, sinsi gölgelerin arkasına saklanarak yiyenler var ki hayatta en çok onlar yoruyor insanı; yüzünüze gülüp arkanızdan kuyunuzu kazan, sizinle dertleştikten hemen sonra laf taşıyan o zehirli karakterleri hepimiz tanıyoruz. Aslında bu insanların en büyük derdi kendi yetersizlikleridir; kendi ışıklarıyla parlayamadıkları için başkalarının mumunu üfleyerek karanlıkta onlarla eşitlenmeye, içlerindeki fesatlıkla kendilerini tatmin etmeye çalışırlar. Göze girmek için başkasının küçücük hatasını koca bir dağa çeviren, ortalığı birbirine katan bu insanlar, sadece bulundukları ortamı zehirlemekle kalmıyor, ne yazık ki hepimizin içindeki o omuz omuza verme ve güven duygusunu da sırtından bıçaklıyor.
Bu tarz insanların başkalarının omuzlarına basarak kısa vadede yükseldiğini, fesatlıkla bir yerlere geldiğini görüp de sakın içinizi karartmayın; inanın bana o kurdukları düzen, ilk rüzgarda yıkılacak bir kum kalesinden farksızdır.
Fesatlık döner dolaşır, eninde sonunda sahibinin kendi vicdanını çürütür; çünkü hayatta ne kadar başarılı olursanız olun, gece olup da başınızı yastığa koyduğunuzda sizi huzurla uyutacak olan şey unvanlarınız değil, o yastığa değen vicdanınızın ta kendisidir. Genç bir yazar kardeşiniz olarak ben hep şuna inandım: İnsanların yüzüne açıkça söyleyemeyeceğimiz hiçbir sözü arkalarından kurmamak, kimsenin emeğine gölge düşürmemek ve bu hayattan dürüstçe geçip gitmek, geride bırakabileceğimiz en onurlu, en güzel mirastır.
Fesatlık her zaman büyük entrikalarla gelmez; bazen yarım ağız edilen tebriklerde, bazen de "Senin adına çok sevindim ama..." diye başlayan sinsi cümlelerin tam ortasında saklıdır. Peki insan neden başkasının güneşiyle ısınmak varken, onu balçıkla sıvamaya çalışır? Çünkü kendi bahçesine emek verip çiçek yetiştirmek yerine, başkasının bahçesindeki ayrık otlarını saymak çok daha kolaydır.
Öz güven eksikliği ve içsel mutsuzluk, başkasının sevincini göz batan bir dikene çevirir.
Oysa fesatlık, rüzgara karşı savrulan bir avuç kül gibidir. En büyük zararı her zaman onu içinde taşıyana verir; insanı içten içe kemirir ve ruhunu yorar.
Unutmamak gerekir ki başkasının mumunu üflemek, bizim yolumuzu aydınlatmaz. Bize düşen, kendi yolumuzda temiz bir niyetle yürümek ve başkalarının başarısını da içtenlikle alkışlayabilmektir.
Umarım yolumuz her zaman kalbi geniş, niyeti güzel insanlarla kesişir.
Selamlarımla,
"Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın (arkasından çekiştirmeyin). Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz!"
(Hucurât Suresi, 12. Ayet)

























