Göynük'ün Hafızası Bizimle Birlikte Yaşlanıyor
- Telegram
Bir şehrin hafızası yalnızca taş binalarında, tarihî sokaklarında ya da yıllara meydan okuyan konaklarında saklı değildir. Bir şehrin asıl hafızası; o sokaklarda yürümüş insanların hatıralarında, eski dükkânların önünde edilen sohbetlerde, mahalle aralarında yankılanan çocuk seslerinde ve artık çoğunu hatırlamadığımız insan hikâyelerinde yaşar.
Göynük, geçmişiyle övündüğümüz kadim bir şehir…
Tarihî evlerimiz, konaklarımız, Arnavut kaldırımlı sokaklarımız, Akşemseddin Hazretleri’nin manevi mirası ve Zafer Kulemiz bize çok kıymetli bir geçmiş bırakıyor. Fakat geçmiş dediğimiz şey yalnızca gördüğümüz yapılardan ibaret değildir. O yapıların içinde yaşanan hayatlar, sevinçler, acılar, dostluklar ve unutulmaya yüz tutmuş nice hikâye de bu mirasın bir parçasıdır.
Yakın zamanda Nedim Hoca’nın büyük bir emek ve incelikle hazırladığı Göynük minyatürünü görme imkânı bulduk. Minyatüre dikkatle baktığınızda yalnızca evleri, sokakları, camileri ve Zafer Kulesi’ni görmüyorsunuz. Küçücük bir çalışmanın içinde Göynük’ün koskoca geçmişiyle karşılaşıyorsunuz.
Her çizgide başka bir hatıra, her ayrıntıda geçmişten kalan sessiz bir iz bulunuyor.
Nedim Hoca’nın çalışması bize önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Bir şehrin hafızası bazen eski bir fotoğrafta, bazen bir büyüğümüzün anlattığı hatırada, bazen de büyük bir sabırla hazırlanan böyle kıymetli bir sanat eserinde yaşamaya devam eder. O minyatürde gördüğümüz her ev, her sokak ve her yapı yalnızca Göynük’ün görüntüsünü değil, ruhunu da geleceğe taşımaktadır.
Kendisine, Göynük’ün tarihini ve kültürel değerlerini sanat yoluyla yaşatma gayreti için teşekkür etmek gerekir. Çünkü bu tür çalışmalar yalnızca birer sanat eseri değildir; aynı zamanda geleceğe bırakılmış görsel birer hafıza kaydıdır.
Bugün Göynük’ün yaşlılarıyla konuştuğunuzda ise bambaşka bir ilçeyi dinlersiniz.
Bir zamanlar çarşıda hangi dükkânın nerede bulunduğunu, hangi ustanın yaptığı ayakkabının yıllarca eskimediğini, hangi fırından yükselen ekmek kokusunun bütün sokağı sardığını anlatırlar. Mahalle çeşmelerinin başında yapılan sohbetlerden, bayram sabahlarının coşkusundan, düğünlerden, panayırlardan ve imece usulü görülen işlerden söz ederler.
İnsanları bazen gerçek isimleriyle değil, ailelerinden kalan lakaplarıyla hatırlarlar. Bir sokağın, bir çeşmenin, bir tarlanın ya da bir mevkinin adının nereden geldiğini bilirler. Bugün önünden farkına varmadan geçtiğimiz bir evin içinde, yıllar önce nasıl büyük bir hayat yaşandığını anlatırlar.
Biz dinlerken tebessüm ederiz. Fakat sonra günlük koşuşturmanın içine döner, duyduklarımızı kaydetmeyi unuturuz.
İşte asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü o insanlardan biri aramızdan ayrıldığında yalnızca bir büyüğümüzü kaybetmiyoruz. Göynük’ün geçmişinden bir sayfa daha sessizce kapanıyor. Onun bildiği lakaplar, yaşadığı olaylar, tanıdığı insanlar ve yıllarca taşıdığı hatıralar da kendisiyle birlikte toprağa karışıyor.
Bir müddet sonra eski bir fotoğraf elimize geçiyor. Fotoğraftaki insanların kim olduğunu soruyoruz ama cevap verecek kimseyi bulamıyoruz. Bir dükkânın hikâyesini merak ediyoruz, bilen kalmamış oluyor. Bir yerin eski adını duyuyoruz fakat neden öyle söylendiğini öğrenemiyoruz.
Sonra kendi geçmişimize yabancılaşmaya başlıyoruz.
Göynük’ün tarihi elbette kitaplarda yazılıdır. Ancak her şey resmî kayıtlarda bulunmaz. Bir annenin oğlunu askere uğurlarken döktüğü gözyaşı, bir ustanın mesleğini çırağına öğretirken söylediği söz, yokluk yıllarında bir tas çorbayı paylaşan komşuların hikâyesi tarih kitaplarına girmez.
Oysa bir şehri şehir yapan biraz da bunlardır.
Bugün elimizde çok büyük imkânlar var. Herkesin cebinde görüntü ve ses kaydı yapabilen bir telefon bulunuyor. Yaşlılarımızla yapılacak yarım saatlik bir sohbet, gelecek kuşaklara bırakılacak paha biçilemez bir mirasa dönüşebilir.
“Eskiden Göynük nasıldı?”
“Çarşıda kimler vardı?”
“Hangi meslekler yapılıyordu?”
“Bayramlar, düğünler ve panayırlar nasıl geçerdi?”
“Köylerde hayat nasıldı?”
“Unutamadığınız insanlar kimlerdi?”
Bu sorular sorulmalı, cevapları kaydedilmelidir. Eski fotoğraflar toplanmalı; üzerlerine tarihleri, mekânları ve fotoğraftaki kişilerin isimleri yazılmalıdır. Göynük’ün unutulan meslekleri, ustaları, esnafları, gelenekleri, türküleri, yemekleri, manileri ve yöresel kelimeleri kayıt altına alınmalıdır.
Bu çalışma yalnızca kurumların omuzlarına bırakılmamalıdır. Belediyemiz, kaymakamlığımız, okullarımız, sivil toplum kuruluşlarımız ve yerel basınımız öncülük edebilir. Ancak her Göynüklünün de bu konuda taşıması gereken bir sorumluluk vardır.
Okullarda öğrencilerimize, aile büyükleriyle görüşerek geçmişe ait bir hatırayı kaydetme ödevi verilebilir. Eski Göynük fotoğraflarından sergiler hazırlanabilir. Yaşlılarımızın anlatımları görüntülü olarak arşivlenebilir. Bütün bu çalışmalar bir araya getirilerek dijital bir “Göynük Hafızası” oluşturulabilir.
Böylece çocuklarımız, yaşadıkları şehrin yalnızca sokaklarını değil, ruhunu da tanır.
Çünkü geçmişini bilmeyen bir neslin geleceğe sağlam adımlarla yürümesi mümkün değildir. Bir çocuk, dedesinin hangi şartlarda yaşadığını; büyükannesinin yokluk içinde nasıl bir aileyi ayakta tuttuğunu ve memleketinin hangi zorluklardan geçerek bugünlere ulaştığını öğrenirse, doğduğu toprağa çok daha güçlü bağlanır.
Bizler Göynük’ün tarihî dokusunu korumaktan sıkça söz ediyoruz. Konaklarımızı, sokaklarımızı ve kültürel mirasımızı korumak elbette çok önemli. Fakat taşları korurken o taşların arasında yaşanan hayatları unutursak, geriye yalnızca güzel fakat sessiz bir görüntü kalır.
Göynük’ü geleceğe taşımak istiyorsak, önce onun hafızasına sahip çıkmalıyız.
Bugün hâlâ anlatacak insanlarımız, açılmayı bekleyen eski sandıklarımız, sararmış fotoğraflarımız ve kayda geçirilmemiş binlerce hatıramız var. Fakat vaktimiz sandığımız kadar çok değil. Çünkü Göynük’ün hafızası bizimle birlikte yaşlanıyor.
Gelin, bir büyüğümüz daha aramızdan ayrılmadan yanına oturalım.
Bir çayını içelim, hâlini hatırını soralım ve geçmişi anlattıralım. Telefonumuzu yalnızca görüntü çekmek için değil, hafızamızı korumak için de kullanalım. Çünkü bugün sıradan bir sohbet gibi gördüğümüz o anlatılar, yarın Göynük’ün en kıymetli tarihî belgeleri olacaktır.
Unutmayalım:
Bir şehri kaybetmek için onun binalarının yıkılması gerekmez. Hatıraları unutulduğunda da o şehirden çok şey eksilir.
Göynük’ün hafızasını korumak, sadece geçmişe duyulan bir vefa değil; gelecek nesillere karşı taşıdığımız bir sorumluluktur.

























