İĞNE ve ÇUVALDIZ

İĞNE ve ÇUVALDIZ
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A+ A-

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen ve toplumda infial yaratan elim hadiselerle ilgili bir iki kelam etmek istiyorum.

Olayların ayrıntılarına girerek kimseyi tekrar tekrar üzmek ve yangına körükle gidercesine tepkiyi beslemek istemem. Ancak birkaç örnek üzerinden, bizim dönemimiz ile bugünü karşılaştırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

46 yıl önce yani neredeyse yarım asır önce ilkokula kaydoldum. İlkokul o dönemde 5 yıl, önlükler siyah, yakalar beyaz ama yaşam alabildiğine renkliydi. Kendisi de bir ilkokul öğretmeni olan annemin beni okula kaydettirirken sarf ettiği sözler hala aklımda.

“Hocam ben de eğitimciyim. Çocuğumun iyi bir insan olması için ne gerekiyorsa yapabilirsiniz. Eti sizin kemiği benim…”

İlkokul öğretmenimizden dayak yedik mi? Evet. Bugünün ölçüleriyle kabul edilemez olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Ama o günün dünyasında, bu sertliğin arkasında bizi hayata hazırlama kaygısı olduğunu da inkâr edemem.Evet, tokat yerdik öğretmenimizden. Ama eve gittiğimizde anne-babamıza “Ben bugün okulda tokat yedim öğretmenimden” diyemezdik. Çünkü bilirdik ki bunu söylersek alacağımız cevap “Kim bilir ne halt ettin de yedin o dayağı!” olur, hatta bir posta da onlardan dayak yerdik.

Buna rağmen hiçbir zaman öğretmenimizden tokat yedik diye ona kin duymadık. İlkokul öğretmenim Mustafa Şahin, ki kendisini birkaç yıl önce ebediyete uğurladık, hayatımda önemli yeri olan bir insandı. Bolu’da aynı mahallede otururken karşı kaldırımdan onun geldiğini gördüğümde gayrı ihtiyarî önümü ilikleyip üzerimdeki giysilere çeki düzen verdiğimi ve karşıya geçip elini öptüğümü anımsarım. Düşündüğümde bu davranışımda korku değil katışıksız bir saygı ve sevgi vardı.

Şimdi aranızdan bazı okurlar “Eğitimde dayak mı olurmuş? Eğitimde dayağın yeri yok!” diye tepki gösterecek. Kısmen haklılar belki. Canlarından bir parça olan evlatlarına değil dayak atılması, bir fiske bile vurulması onları üzüyor hatta kızdırıyor olabilir. Oysa ki bugün karşılaştığımız tabloya baktığımızda; iş hayatında, trafikte, alışverişte, kısacası hayatın neredeyse her anında kuralların dışında davranmayı alışkanlık haline getirmiş bireylerle karşılaşıyoruz. Bunun temelinde ise, yetişme çağında çocukların hayatlarında sağlıklı bir otorite figürünün olmayışı yatıyor.

Bugün karşılaştığımız sıkıntılara bakınca sorunun yalnızca çocuklarda olmadığını görüyoruz. Sınır koymaktan çekinen ebeveynler, otorite kurmaktan imtina eden eğitim sistemi ve her davranışı “özgürlük” başlığı altında meşrulaştıran bir anlayış var. Hepsi bir araya geldiğinde ortaya ne yazık ki saygıyı değil, başıboşluğu büyüten bir düzen çıkıyor.

Elbette ebeveynler çocuklarını da bir birey olarak görmeli, onlara saygı göstermeli. Ama bunu yaparken kantarın topuzunu kaçırıp tüm kontrolü daha reşit bile olamamış çocuklara bile isteye kaptırmaları çok çok tehlikeli bir durumdur. İleride onarılması güç toplumsal hasarlar oluşmasına ve topyekûn bir şiddet sarmalına çekilmemize yol açar bu durum. Olan biteni kızgınlık ve umutsuzlukla izlemekten başka bir şey gelmez insanın elinden.  

Bir de hatırlar mısınız bilmem, belki sosyal medyada görüp şaşırmışlığı olan okurlarımız bile olabilir, okullarımızda yangınla mücadele köşeleri olurdu. Üzerlerinde beyaz boya ile Y, A, N, G, I ve N harfleri yazılı, içleri kum dolu kırmızı tenekeler, üzerlerinde de sapları kum tenekeleri ile aynı kırmızı renge boyanmış 45 derece açı ile kancalarla duvara asılı olan kazma, kürek, balta vb. yangınla mücadele gereçleri… Hiçbirimizin de aklından oradaki alet edevatı, yangınla mücadele haricinde bir sebeple kullanmak geçmezdi.

Çünkü o aletlerin ne işe yaradığını bilir, sınırını da içgüdüsel olarak tanırdık. Belki de asıl mesele buydu: Sınırların görünür ve kabul edilir olması. Biz mi nahif çocuklardık yoksa tüm insanların içinde var olan ilkel şiddet dürtüsü hiç mi hiç uyarılmamıştı bunun cevabını ise artık herkes kendi vicdanında aramalı.

Bu noktada iğneyi de kendimize batıralım: Bizler çocuklarımızı gerçekten hayata mı hazırlıyoruz, yoksa onları hayatın her zorluğundan korumaya çalışırken farkında olmadan savunmasız mı bırakıyoruz?

Bugün geldiğimiz noktada, yaşananları sadece sonuçlarıyla değil, sebepleriyle ele almak zorundayız. Aksi halde her yeni olayda şaşırıyor gibi yapar, ama aslında göz göre göre büyüyen bir sorunun sadece tanığı değil, sessiz ortağı olmaya devam ederiz.

Göynük Gazetesi'nde yayımlanan köşe yazıları, yazarlarının kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.
Her köşe yazısı yalnızca yazarı sorumluluğundadır ve Göynük Gazetesi'nin kurumsal görüşünü temsil etmez.
Yazılarda dile getirilen fikir, eleştiri ve değerlendirmeler, düşünce özgürlüğü çerçevesinde yayımlanmaktadır.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.