BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 3
- Telegram
Humeyni, Ankara ve Bursa’daki yaklaşık 11 aylık zorunlu ikameti boyunca İran’dan gelen ziyaretçilerle temasını sürdürdü. Bu süreç, yalnızca bir sürgün dönemi değil; aynı zamanda ileride kuracağı düzenin fikrî altyapısının şekillendiği bir hazırlık evresi oldu.
Türkiye’nin ardından Irak’ın Necef kentine gönderildi ve burada yıllarca süren bir başka zorunlu ikamet dönemi başladı. 1978’e gelindiğinde ise Şah’ın talebine kayıtsız kalamayan Saddam Hüseyin’in zorlaması ile bu kez yönünü Paris’e çevirdi. Ve çok geçmeden, 1979’un başında, artık bambaşka bir sıfatla İran’a döndü.
Karşılama törenleri görkemliydi. Şah düşmüş ve yurtdışına kaçmıştı. Dönüşünden sadece birkaç gün sonra geçici hükümeti atadı. Aynı yıl yapılan anayasa referandumu ile ülkenin siyasi ve dini lideri olarak konumunu resmileştirdi.
Artık İran’da yeni bir dönem başlamıştı.
Monarşi sona ermiş, yerini İslam Cumhuriyeti almıştı. Devletin temel referansı dini kurallar haline geldi. Hukuk sistemi bu doğrultuda yeniden düzenlendi; kamusal alanda yeni normlar belirlendi. Kadınların örtünmesi zorunlu hale getirilirken, kültürel ve sosyal hayat da bu yeni anlayışa göre şekillendirildi.
Ancak devrim, yalnızca eski düzeni yıkmakla kalmadı; kendi içindeki ittifakları da zamanla dağıttı.
Şah’a karşı mücadelede birlikte hareket eden farklı gruplar, yeni dönemde aynı zeminde buluşamadı. Özellikle sosyalist çevreler, devrim sonrasında sistemin dışında bırakıldı. Bu durumu özetleyen çarpıcı bir ifade sonraki yıllarda sıkça dile getirilir oldu:
“Şah döneminde dışarıda içip evde ibadet ediyorduk; şimdi evde içiyor, dışarıda ibadet ediyoruz.”
İran, içerde bu dönüşümü yaşarken dış politikada da sert bir rota izlemeye başladı. Batı ile ilişkiler hızla gerildi ve ülke uluslararası sistemde daha yalnız bir konuma sürüklendi.
1979 yılının Kasım ayında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve 66 kişinin rehin alınması, bu gerilimin en görünür kırılma anlarından biri oldu. Kriz, aylarca sürdü ve iki ülke arasındaki ilişkilerde derin izler bıraktı.
Kısa süre sonra başlayan İran–Irak Savaşı ise bölgenin dengelerini altüst etti. Sekiz yıl süren bu savaş; yüz binlerce insanın hayatına mal olurken, milyonlarca insanı da doğrudan etkiledi. Savaşın nedenleri, seyri ve sonuçları ise hâlâ tartışılmaya devam ediyor.
Bu dönemde uluslararası ilişkilerin ne denli karmaşık ve çok katmanlı olduğu da açık biçimde ortaya çıktı. 1980’li yıllarda patlak veren ve “İran-gate” ya da “İran–Contra” olarak bilinen skandal, devletlerin kamuoyu önünde savundukları politikalar ile perde arkasında yürüttükleri ilişkiler arasındaki farkı gözler önüne seren çarpıcı bir örnek olarak kayda geçti.
Tüm bu gelişmeler, bize şunu gösteriyor: Bu coğrafyada yaşanan hiçbir büyük kırılma yalnızca içeride olup bitenlerle açıklanamaz. Bölgesel ve küresel aktörlerin etkisi, çoğu zaman sürecin görünmeyen ama belirleyici unsurlarından biri olur.
İran’da yaşananlar da tam olarak böyle bir denklemin ürünüydü.
Ve belki de asıl mesele, bu denklemin dışında kalabilmek değil; onu doğru okuyabilmekti. Bu doğru okumanın yolu da olaylara Atatürk’ün gözünden ve Ankara penceresinden bakabilmekte bence.
Bu coğrafyada oyun sadece sahada oynanmıyor. Kimin oyunu kurduğu, en az kimin sahada olduğu kadar belirleyici.
İran’ın yakın tarihi, bunu görmek isteyenler için hâlâ güçlü bir örnek olarak önümüzde duruyor.























