DESTEKLİ ATANLAR
- Telegram
Yazılarımı takip eden kısıtlı sayıdaki kitlem bilir; zaman zaman geçmişte yazdığım yazıları karıştırır, tarafsız bir gözle onları yeniden değerlendirmeye tabi tutarım. Nisan 2010’da kaleme aldığım Desteksiz Atanlar başlıklı yazıma atıfta bulunuyorum okuyacağınız satırlarda.
(Yazarın notu: Bugüne değin kaleme aldığım tüm yazılarımgibi bahse konu yazımı https://karakayatansel.blogspot.com/2010/04/0034-09042010desteksiz-atanlar.html adresindeki kişisel blog sayfamda bulabilirsiniz… Yazarın notunun sonu.)
Bazen bir ülkenin kendisi hakkında anlattıklarıyla, başkaları hakkında söyledikleri arasındaki mesafe, metrik sistemle değil vicdanla ölçülür.
Yıllardır uluslararası siyasetin en tartışmalı başlıklarından biri aynı cümle etrafında dönüp duruyor: “Geçmişle yüzleşme.” Kulağa ne kadar doğru, ne kadar gerekli geliyor, değil mi? Peki bu çağrıyı yapanlar, kendi geçmişlerine de o aynayı aynı mantıkla tutabiliyor mu?
Mesele aslında tam da burada düğümleniyor.
Dünyaya insan hakları, demokrasi ve hukuk dersi vermeye hevesli olanların, kendi tarihleri söz konusu olduğunda daha seçici bir hafızaya sahip olduklarını görüyoruz. Bu, yeni bir durum değil; ama her tekrarında aynı soruyu sorduruyor insana:
Herkes için geçerli olmayan bir adalet, gerçekten adalet midir?
Elbette işin uzmanları, tarihçiler konuşmalı, arşivler açılmalı, belgeler tartışılmalı. Bu işin yeri sloganlar değil, bilimsel zemindir. Ancak siyaset, çoğu zaman bu alanın üzerine gölge düşürüyor. Kararların, gerçeklerden çok güç dengelerine göre şekillendiği bir dünyada yaşıyoruz.
İşin bir de daha gündelik, daha “insani” tarafı var. İnternette dolaşırken farklı ülkelerde zamanında yürürlüğe girmiş bazı tuhaf yasalarla karşılaşıyoruz. Kimisi artık uygulanmıyor, kimisi çoktan unutulmuş… Ama varlıkları bile şunu hatırlatmaya yeter:
Hiçbir toplum kusursuz değil.
Bir yerde bir hayvanı belirli saatlerde sokağa çıkarmanın yasak olduğu, başka bir yerde anlamsız hız sınırlarının tartışıldığı, bir başka yerde ise bugün okuduğumuzda en hafif tepkiyle insanı gülümsetecek düzenlemelerin hâlâ kayıtlarda durduğu örnekler var. Bunları okurken insanın aklına ister istemez şu geliyor:
Kendi içindeki bu gariplikleri bile tam anlamıyla çözememiş bir sistem, başka toplumlara ne kadar sağlıklı bir ölçü sunabilir?
Yanlış anlaşılmasın; mesele “onlar kötü, biz iyiyiz” şeklinde tanımlanabilecek bir kolaycılık değil. Tam tersine…
Mesele, herkes için aynı teraziyi kurabilmek.
Çünkü gerçek adalet, sadece rakip gördüğüne yöneltilen bir suçlama değildir; gerektiğinde dönüp kendine de tarafsızca sorabilmektir.
Belki de toplumların asıl ihtiyaç duyduğu şey, yüksek sesle konuşanların sayısını artırmak değil; aynı sesi kendine yöneltebilecek cesareti gösterebilmektir...























