102
- Telegram
Geçtiğimiz hafta dizi şeklinde ve 4 bölüm olarak yayımlanan yazılarımın 3üncü bölümü ile sessiz sedasız “dalya” dedim dostlar. Aslında bu dalyayı yani yüzler kulübüne erişmeyi daha yüksek sesle kutlamak gibi bir seçenek de vardı ama bunu yapmadım.
Dile kolay 100 adet köşe yazısı kaleme aldım Göynük Gazetemizde. Hatta bu okuduğunuz satırlar 102nci yazıya ait. Genele baktığımda ise iki yüze yaklaştığımı söyleyebilirim. 2009 yılında başladığım yerel gazete köşe yazarlığında bu yazım ile toplamda 189 rakamına ulaştım.
Ara ara geçmişte neler yazmışım ona baktığım oluyor. Bu aslında bireysel bir sağlama yapma arzusunun dışa vurumu. O dönemde ne söylemiş, ne yazmışım, bugün aynı yönde mi düşünüyorum, yoksa yıllar içinde omurgamı yitirip yazdıklarımın tam tersi bir noktaya mı savrulmuşum bunu görmek temelde niyetim. Fikirlerin zamanla değişmemesi sabit fikirliliktir, elbette ki bunu istemeyiz. Ama sabit fikirli olmakla omurgasız olmak arasındaki mesafe, üzerinde yürüdüğümüz ve adına hayat dediğimiz incecik çizginin bir tarafına savrulmak kadar kısa. Zor olan geçmişten bugüne korumaya çalışılan kişilik olmalı.
Yüz iki yazı…
Kâğıt üzerinde bakıldığında bir istatistik. Dijital arşivde Word kelime işlemcisinde yazılmış bir klasör dolusu metin. Ama işin gerçeği şu ki, yayımlandığı gün hem yazı hem de yazarı tarihe düşmüş oluyor. Okur o gün ne okuduysa, ben o yazıyı yazarkenne düşünmüşsem kayda geçen o…
Rakam büyüdükçe insanın içindeki ses de büyüyor. Çünkü yüz iki yazı demek, yüz iki kez kamuya açık bir kanaat beyanı demek. Yüz iki kez “Ben meseleye buradan bakıyorum” deme cesareti anlamına geliyor. Cesaret olarak nitelendiriyorum; zira fikir beyan etmek kadar, o fikrin arkasında durabilmek de bir mesai istiyor.
İşte tam burada asıl mesele başlıyor: Sabit fikirli olmakla omurgasız olmak arasındaki o ince çizgi.
Fikirlerin hiç değişmemesi bir meziyet değil. Dünya değişirken, insan değişmezse donuklaşır. Yanıldığını fark edip geri adım atamayan, aslında ilerlemiyordur. Ama her rüzgârda yön değiştirmek de gelişmek değildir; o yalnızca savrulmaktır.
Geçmiş yazılarıma dönüp baktığımda aradığım şey şu oluyor:
Bugün farklı düşünüyor olabilirim. Ama o günkü yazıyı yazan insanla aramda bir karakter sürekliliği var mı? Aynı adalet duygusu, aynı vicdan hassasiyeti, aynı hak arayışı satırların arasında hâlâ duruyor mu?
Çünkü mesele fikrin değişip değişmemesi değil; fikri taşıyan omurganın yerinde olup olmaması.
Yerel gazetecilik bu açıdan daha çetin bir imtihan. Büyük şehirlerde yazı yazdığınızda eleştirdiğiniz yapı çoğu zaman soyuttur. Ama burada, bu topraklarda, yazdığınız her cümle bir şeylere temas ediyor. Bazen komşuya, bazen esnafa, bazen bir yöneticiye, bazen de tanıdık bir yüze… Böyle bir yerde kalem oynatmak, yalnızca düşünsel değil ahlaki de bir sorumluluk gerektiriyor.
Belki de bu yüzden yüz iki yazı geride kalırken kendime sorduğum soru şudur: Ben fikir değiştirmiş olabilir miyim?Elbette. Peki omurgam yerinde mi? İşte bunun cevabını vermek için dönüp arşive bakıyorum.
Dalya demek kolay. Asıl zor olan, her “dalya”da aynaya tereddütsüz bakabilmek.























