VİZYON MU POLEMİK Mİ?

- Telegram
Bugünkü yazımda New York’un efsane belediye başkanı Rudolph “Rudy” Giuliani’den biraz bahsedecek, bizdeki mevkidaşları ile azıcık mukayese yapmaya çalışacağım.
Rudy Giuliani 1994 ile 2001 arasında New York’ta belediye başkanlığı yaptı. Cumhuriyetçilerdendi. Aslında hukukçu olan Rudy, başkan seçildiğinde New York’ta suç oranları zirveye ulaşmıştı. Göreve gelir gelmez adi suçları azaltmak üzere yoğun inisiyatif ve gayret gösterdi. Bunun meyvesi olarak can güvenliği riski olan birçok bölgeyi güvenli hale getirmeyi başardı.
Tabii burada bir parantez açalım ve belediye başkanının adi suçları azaltma ile ilgili çalışmalar yapmasının anlamını açıklayalım dilimiz döndüğünce.
ABD’de kolluk kuvvetlerinin bütçesi federal hükümet tarafından değil bizzat belediyelerce finanse ediliyor. Yani New York polisin işvereni içişleri bakanlığı değil New York Belediyesi. Hollywood filmlerinde gördüğümüz klişelerden biri olan New York polis departmanında çalışan bir detektifin, örneğin Los Angeles’a gidip rozetini gösterdiğinde “o rozetin burada hiçbir işlevi yok ahbap” tepkisi alması işte bu yüzden. Rudy de göreve getirdiği polis şefi ile eşgüdümlü çalışarak bu mücadeleyi verdi.
Rudy Giuliani’nin görev süresi içinde karşılaştığı en büyük problem kuşkusuz 11 Eylül Saldırıları idi. Saldırılar sonrasında ortaya koyduğu otorite, basın yayın organlarında yayımlanan demeçleri ile paniği azaltıp halkı yatıştırma konusundaki başarısı takdir topladı. Hem de sadece ABD’de değil tüm batı dünyasında…
Rudy’nin belediye başkanlığının ilk dönemlerinden itibaren suçla mücadelesindeki yaklaşım, kriminologlar James Q. Wilson ve George Kelling tarafından 1980'lerde ortaya atılan kırık pencere teorisiydi. İlgisizlik ve bozulma belirtilerinin suç davranışlarını tetikleyebileceğini öne süren bu teoriye göre, kırık bir pencere tamir edilmezse, kısa süre sonra tüm pencereler mutlaka kırılacaktır. Elbette Başkan’ın suçu önleme konusunda yer yer sert müdahalelerde bulunulmasına gösterdiği müsamahada tartışmalara konu edildi.
Elbette yönetim tarzı farklı olduğundan doğrudan RudyGiuliani ile bizimkileri karşılaştırmak doğru olmayacaktır, ama ülkemize ve Bolu’ya gelirsek; Bolu’nun hafızasında durgun, sakin bir yüzle yer etmiş ama aslında şehrin “keşif ruhunu”canlandıran bir başkanı vardı: Reşat Aker. Onu bilenler “sessiz ama etkili” diye adlandırır. Çünkü 1934–1946 yılları arasında belediye başkanlığı koltuğundayken, Bolu’nun “bilinen ama ulaşılması zor” doğal harikası —Abant Gölü’nü— halkın gündemine taşımıştı. (Yazarın Notu: Son yazımı okuyup geri bildirimde bulunan dostların uyarısıyla Abant’a biraz yüklendiğimi fark ettim. Biraz da övelim değil mi ama? Yazarın notunun sonu)
Aker’in asıl mesleği veterinerlikti; bu da ona bölgede seyahat etmek ve doğayla iç içe çalışmak için özgürlük tanıyordu. Mudurnu’ya hayvan hastalığı ihbarıyla giderken yolu Abant’tan geçmiş, jandarmanın referansıyla ulaşabildiği bu güzellik karşısında âdeta büyülenerek “buradan ayrılamam” demekten kendini alamamış Abant’ı yalnızca keşfetmekle kalmayarak; Halkevi dergilerinden TBMM’ye uzanan telgraflarla, resmi programlarla, bu gölü Bolu halkının gözdesi haline getirdi. “Abant’tan ne ben ayrılabildim ne o benden” sözleri, onun tutkusunu özetler nitelikte.
Sonrasında gelen başkanlar döner sermaye işleri, altyapı, konut projeleriyle şehirleşmenin gerekliliklerini yerine getirmeye çalışsalar da, Aker’in “Abant ruhu”nuyakalamadılar. Aker, Bolu’yla doğayı, turizmi, kültürel canlılığı birleştirmiş bir simaydı. Ardından gelenler bu fikri devam ettirmeye belki niyetlendiler ama, şehir için anlamlı bir “turizm öncüsü” kimliği oluşturamadılar.
Gönül isterdi ki ardılı olan başkanlar da Reşat Aker’in vizyonerliğini gösterebilsinler. Küçük kıvılcımlar olarak kendini gösterebilen birkaç başkan oldu ancak hiçbiri aleve dönüşemedi.
Son şahit olduğumuz birkaç mevzuda da bu dönüşümün gerçekleşemediğini ibret ve de başkası adına utanmaduygularıyla izledik maalesef. Bir belediye başkanı düşünün; ülkenin en köklü holdinginin ortaklarından ve de en büyük spor kulüplerinden birinin başkanı olan bir kişiyle, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar boş bir polemik yaratıyor. Bir gün kafasına esiyor, süper lüks makam aracı olan Audi Q8’e biniyor ve tee 19 km uzaktaki bir köye gidip bir mahalle tabelası önünde video çekiyor. O kulüp başkanına Kibar Feyzo’daki Mahoağanın “vallaha sataram köyü ha!” şeklindeki gözdağına benzer şekilde “Bak bu tabelayı kaldırırım ha!” diye ayar vermeye çalışarak ekliyor: “Tabelayı kaldırır ve kulüp başkanı olan selefinin adını yazan tabela ile değiştiririm!” Tecrübeli bir siyasetçiyim diyor ama görünen o ki ne siyasetten ne de futbol kulübü yönetmekten anlıyor. İcraat yerine şovla vakit harcaması, yerel yöneticilikten çok kasaba politikacılığı izlenimi veriyor. Yazık!
Yıllar önce SimCity: Claudiopolis başlıklı iki yazı yazmış ve şehir kurup yönetme simülasyon oyunu olan SimCity’yilayıkıyla oynamayı beceremeyenlerin belediye başkanlığına filan soyunmaması gerektiğini söylemiştim. Açıkçası yazdıklarımın arkasındayım. Hatta ekleme yapmak gerekirse belediye başkanı olmak isteyenlerin ruh ve beden sağlığı kontrol edilmeli, sosyal açıdan da geniş bir değerlendirmeye tabi tutulmaları şart olmalı. Bir de çevrelerindeki “iletişim uzmanı” tipler bunlara millete efendilik yapmak için değil hizmet için koltuk işgal ettiklerini bir zahmet söyleyiversinler.