MASUMİYET MÜZESİ ve NECO'NUN ŞARKISI
- Telegram
Geçen gece tanıdık bir şarkı çalındı kulağıma. Sanki bir romanın içinden yürüyerek gelmiş gibiydi. Bir dijital platformda yayınlanan ve Nobel Edebiyat ödüllü yazar Orhan Pamuk’un aynı adlı eserinden uyarlanan Masumiyet Müzesi adlı mini dizide de Neco’nun sesinden tekrar duymuştum bu şarkıyı; Seni Bana Katsam’ı…
Aslına bakarsanız Orhan Pamuk’un ne kişiliği ne de ortaya koyduğu eserler bana çok da hitap etmiyor. Diziye ilham kaynağı olan romanı da okumadım. Hasbelkader denk gelip izledik eşim Aysun’la diziyi. Neco’nun söylediği şarkı da dizinin bir sahnesine fon müziği olmuştu. Birçok kişinin de şarkıyı ilk kez orada dinlediğine yemin edebilirim ama bunu ispatlayamam!
Zengin – fakir edebiyatı yapmayacağım ama şunu söylemek zorundayım ki dizide konu edilen saplantılı aşkın kahramanı olan kişi fakir biri olsaydı onu dünyanın en sapkın insanı olarak etiketlemekten ve günümüzün moda deyimi ile “linçlemekten” asla geri durmazdık. Ama kahramanımız zengin biri olunca “Vay arkadaş! Aşkın büyüklüğüne bak sen!” nidaları eşliğinde onu göklere çıkarma riyakarlığını sergiliyoruz. Tıpkı fakirin gayrimeşru çocuğu olduğunda “babası belirsiz”, zenginin olduğunda yasak aşkın meyvesi denilmesi gibi…
Romandan ya da diziden bahsedecek değilim; dediğim gibi bana çok da hitap eden bir yazar değil Orhan Pamuk. Ama hoşuma giden, değerli ses sanatçılarımızdan Neco’nun sesinden dinlediğimiz Seni Bana Katsam adlı şarkının diziye kattığı duyguydu.
Şarkının çaldığı o sahnede dikkatimi çeken şey ne oyunculuktu ne de dekor ve kostümlerin şatafatı. Asıl mesele, yılların içinden süzülüp gelen o tanıdık melodinin sahneye bıraktığı duyguydu. Çünkü bazı şarkılar vardır; hikâyeyi anlatmaz, hikâyenin kendisi olur. Neco’nun sesinden yükselen Seni Bana Katsam da tam böyle bir şarkı. Daha ilk notalarında insanı bir zaman tüneline sokuyor. Bir anda kendinizi eski bir radyonun başında, sararmaya yüz tutmuş sepya fotoğrafların arasında ya da çoktan kapanmış yazlık sinemanın önünden geçerken buluyorsunuz.
70’li yılların o kendine has melankolisi vardır ya… Sanki her şarkının içinde biraz hüzün, biraz da yarım kalmış bir hikâye saklıdır. “Seni Bana Katsam” da işte o hikâyelerden birinin müziğe dökülmüş hali gibi duruyor. Belki de bu yüzden yıllar sonra bir dizinin sahnesinde duyduğumuzda bile kulağımıza yabancı gelmiyor; aksine eski bir dostla karşılaşmış gibi hissediyoruz.
Bugünün dijital platformlarında yayınlanan dizilerde ya da filmlerde sık sık geçmişten gelen şarkılarla karşılaşmamız tesadüf değil. Çünkü bazı duyguların yeniden bestesi yapılamıyor; sadece eski bir kaydı tekrar çalınıyor. Belki de bu yüzden Masumiyet Müzesi dizisinde o şarkıyı duyduğumuz anda sahne bir anda derinleşiyor. Hikâyeyi anlatan yalnızca karakterler olmuyor; yılların içinden gelen bir ses de anlatıya ortak oluyor.
Diziyi beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, Orhan Pamuk’u seversiniz ya da sevmezsiniz… Ama kabul etmek gerekir ki bazı şarkılar vardır; hangi hikâyenin içine koyarsanız koyun o hikâyeye ruh verir. “Seni Bana Katsam” işte tam da böyle bir şarkı. Yıllar geçse de, bir sahnenin içinden yürüyüp geliyor vekulağımıza konmayı hâlâ başarıyor.
Velhasıl kelam… Dizi bir yana, roman bir yana. Ama o gece anladım ki bazı şarkılar eskimiyor. Aradan yarım asır geçse bile bir sahnenin içinden yürüyüp geliyor, kulağımıza usulca ilişiyor.
Biz de çevremizi saran savaşlara ve çatışmalara inat mırıldanmaya başlıyoruz:
“Ve sen hayatını boyarsın pembeye…”























