AKLIMI OKUYAN MAKİNE
- Telegram
Sabit telefon kullanan kaldı mı aranızda? Ben epey bir zamandır telefon görüşmeleri için adına cep telefonu dediğimiz, ama telefondan başka her şeye benzeyen bir makineyi kullanıyorum. Sıfırdan sonra 5 ile başlayan upuzun numaraları tuşluyoruz. Hatta rehberimizde kayıtlı ise tuşlama bile yapmıyoruz. İletişimde bulunmak istediğimiz kişi parmaklarımızın ucunda. Adamcağızı tuvalette hacetini giderirken yakalamışız, kime ne! Mahremiyet filan hak getire!
Şaka bir tarafa da teknoloji hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştırdı. Bankaya gitmek, mektup yazmak, atlas ya da haritayı açıp bakmak, ansiklopedi karıştırmak yirminci asırda kaldı zaten, film rulosu alıp analog bir makineyle çekim yapmıyor, çoğunlukla 36 pozluk film rulosu bittiğinde fotoğrafçıya götürüp “tab ettirmiyoruz”…
Ancak ironik bir biçimde hayat kolaylaştıkça sabrımız azalıyor.
Tıkladığımız internet sayfası üç saniyede açılmayınca sinirleniyoruz.
Eskiden birçok şey için beklerdik. Şimdi ise her şey anında olmalı!
Bunun karşılığında sanki beklemenin kendisinden aldığımız bir hazzı da kaybettik. Hayatımız kolaylaştıkça tahammül eşiğimiz düştü.
Eskiden bir yakınımızı aramak için santrali arar şehirlerarası sırasına isim yazdırır, telefonun başında beklerdik. Şimdi mesaj gönderiyoruz; karşı taraf beş dakika cevap vermeyince “Nerede bu?” diye düşünmeye başlıyoruz.
Eskiden bir mektubun gelmesi günler sürerdi. Şimdi mesajın yanındaki iki tik, maviye dönüşüp de insan cevap vermediğinde mesele mesajın ulaşmaması değil, insanın cevap vermemesi oluyor.
Eskiden bir fotoğraf çekerdik ve sonucu görmek için filmi tab ettirmeyi beklerdik. Çektiğimiz fotoğrafların basılı hallerinin tatmin edici olmaması hayal kırıklığıydı elbet. Şimdi aynı kareyi beğenene kadar defalarca çekiyor, beğenmediğimizi de saniyesinde siliveriyoruz.
Eskiden bir şeyi öğrenmek için Ana Britannica’yı Gelişim Hachette’yi açıp araştırırdık. Şimdi cevabı “Google amca”ya sorup saniyeler içinde buluyoruz.
Burada tuhaf bir paradoks ortaya çıkıyor:
İhtiyaçlarımızı karşılamak için harcadığımız zaman azaldıkça, zamanla ilgili sabırsızlığımız arttı.
Belki de teknoloji bize “beklememek” diye bir alışkanlık kazandırdı. İnsan beklememeye alışınca da yalnızca teknoloji karşısında değil, hayat karşısında da sabırsız bir hale evriliyor.
Bir iş hemen sonuçlanmalı, bir ilişki hemen karşılık bulmalı, bir yazı hemen okunmalı, bir paylaşım hemen beğenilmeli, bir insan hemen anlaşılmalı, bir sorun hemen çözülmeli vs...
Oysa bazı şeylerin doğasında beklemek var:
Bir dostluğun oluşması , bir kitabın zihinde yer etmesi, bir fikrin olgunlaşması, bir yaranın iyileşmesi, bir şehrin öğrenilmesi, bir insanın değişmesi...
Bu noktada modern insanın en büyük problemlerinden biriyle karşılaşıyoruz:
Her şeyin hızına yetişirken, kendi ruhunun hızını unutmak…
Teknoloji bize yalnızca hızlı yaşamayı öğretmedi. Aynı zamanda davranışlarımızı kaydetmeye, sınıflandırmaya ve tahmin etmeye başladı.
Aslında teknoloji yalnızca hayatımızı kolaylaştırmadı; bizi öngörülebilir hale de getirdi.
Mesela bugün internette birkaç kez belli bir konuya baktığımızı düşünelim. Sistem birden bize benzer şeyleri göstermeye başladı. Hemen şöyle düşünürüz:
“Ulan bunlar benim aklımdan geçeni nereden biliyor?” Oysa sistem belki de çok daha basit bir şey biliyor:
Bizim davranış kalıbımızı…
Gündelik hayatımızın giderek daha fazla parçası haline gelen yapay zekâ henüz aklımızı okuyamıyor. Ama bizim aklımızdan geçecek şeyleri bizden önce tahmin etmeyi öğreniyor.
Son zamanlarda ciddi ciddi aklımı okuyan bazı yapay zekâ uygulamalarından şüphelenmeye başladım. Önceleri bunun sebebini COVID aşılarıyla vücudumuza yerleştirildiği söylenen mikroçiplerde arıyordum...
Sonra düşündüm de... Çipe ne gerek var? Bizi “okumaları” için kolumuza çip takılmasına gerek yok. Zaten her gün arkamızda inanılmaz miktarda veri bırakıyoruz.
Biz insanların beynine çip takılıp düşüncelerinin okunacağından korkarken, bugün düşüncelerimizi kendimiz gönüllü olarak internete yazıyoruz. Arama çubuğuna yazıyoruz, Google'a soruyoruz, YouTube'a bakıyoruz, Ramazan’da oruçluyken Instagram'da izlediğimiz yemek videolarıyla algoritmaya kendimizi anlatıyoruz Sonra da “Gavurlar oruçlu olduğumuzu biliyor ve bizi yoldan döndürmeye çalışıyor” gibi zorlama bir fikre inanıyoruz.
Bir ürünü araştırıyoruz, bir hastalık belirtisini arıyoruz, bir siyasi partiyi araştırıyoruz, bir ilişki problemi hakkında soru soruyoruz. Sonra da “telefon” bize üç gün sonra tam olarak o konuyla ilgili içerikler gösterince:
“Oha lan! Bunlar benim aklımı okuyo!”
Belki de mesele aklımızı okumaları değil. Bizim deyim yerindeyse aklımızı onlara apaçık göstermemiz.
Hayatımızı kolaylaştırmak için teknolojiye o kadar çok şey teslim ettik ki, artık teknoloji bizi bizden daha iyi tanıyor olabilir. Mesele, makinelerin bizim aklımızı okuyacak kadar gelişmiş olması değil; bizim aklımızı onların okuyabileceği kadar açık bırakmamız.

























